Miraç Masalının Kaynakları

"Isrâ-Mi'rac" Masalı Nerelerden Kaynaklanıyor 


Bu masalda yer alan "burak":


Peygamber, "miraç gecesi", Mekke'den Kudüs'e değin bu hayvanla gitmiş. "Burak", "berk=şimşek" gibi hızlı gitmesinden ötürü bu hayvana ad olmuşmuş.


"Hadis"te anlatıldığına göre "burak", katırdan küçük, eşekten büyük bir hayvan. Yani katırla eşek arası. Ya da katıra yakın eşek.


Eşeğin Tevrat'ta, daha çok Peygamber'in biniti olduğu görülür. Peygamberler, özellikle ünlüleri, binit olarak eşeği seçerlermiş nedense. Örneğin "peygamber"lerin ve Yahudilerin (Müslümanların da) atası sayılan İbrahim Peygamber'in biniti, "eşek"ti. Tevrat'ın Tekvin bölümünde, İbrahim'in bir yolculuğu; "Ve İbrahim, sabahleyin erken kalktı ve eşeğine palan vurdu..." (22:3) diye başlanarak anlatılır. Zekeriya bölümünün 9. babında, Yahudilere kurtuluş ve kurtarıcı (mesih) müjdelenirken şöyle deniyor:
"Ey Sion kızı! Büyük sevinçle coş! Ey Yeruşalim kızı! Bağır! İşte Kralın adildir. Ve kurtarıcıdır, alçakgönüllüdür. Ve bir eşek üzerine, evet eşek yavrusu sıpa üzerine binmiş sana geliyor!" (Ayet 9.)
Kur'an'da, Yahudi peygamberlerinden Üzeyir (Yeremya?) Peygamber'in de eşeğinden söz edilir. (Bakara Suresi, ayet 259.) Dahası, Musa Peygamber'in de biniti "eşek"ti. Tevrat'ın Çıkış bölümünün 4. babında şöyle denir:
"Ve Musa karısını ve oğullarını aldı ve eşeği üzerine bindirdi ve Mısır diyarına döndü." (Ayet 20.)


Öteki peygamberlerin "eşek"leri olur da "bizimkilerin olmaz mı? Onlara benzemek içjn 'Muhammed'imiz" de bir "eşek" uydurmuş" miraç masalı''nda.Yalnız biraz "farklı" olsun diye "eşekten büyük, katırdan küçük" göstermiş.Yani [...] gibi, eşeği de "farklı".


Masaldaki "göğe merdiven dayama" ve "dayanan merdivenle "göğe çıkma" uydurması da, Tevrat'ın bir bölümünden ve yorumundan kaynaklanmışa benzer. Tekvin bölümünün 28. babında şunları okuyoruz:
"Ve Yakub. Beer-Şeba'dan çıktı ve Harran'a doğru gitti ve bir yere erişip orada geceledi. Çünkü güneş batmıştı. Ve O yerin taşlarından birini alıp başı altına koydu. Ve Yakub, o yerde yattı. Ve rüya gördü: Ve işte yer üzerine bir merdiven dikilmiş, başı göklere ermişti. Ve işte onda Allah'ın melekleri çıkmakta ve inmekte idiler..." (Ayet 10-12.) 
"Ve Yakub, uykudan uyanıp dedi: Gerçek o ki, Rab bu yerdedir. Ve ben, onu bilemedim (farkında olamadım). Ve korkup dedi: Bu yer ne heybetli! Bu, başka bir şey değil, ancak Allah'ın evidir. Ve bu, 'göklerin kapısı'dır..." (Ayet 16-17.)
Buradakinin bir "düş" olduğu belirtiliyor. Yani "miraç" masalında olduğu gibi "somut" ve "maddi" nitelikte sunulmuyor. Onun için de Muhammed'inkine denebildiği gibi "[...]" denemez buna.


"Göğe çıkma" ve Tanrı'dan buyruk almak için "yerden göğe dayanan bir merdivence "göğe çıkılabileceği" düşüncesi, Kur'an ayetleriyle bile işlenmekte. Tûr Suresi'nin 38. ayetine bakın:
"Yoksa (göğe dayanmış ve) üzerine çıkıp vahiy dinleyebildikleri bir merdivenleri mi var? Varsa, o vahiy dinleyenleri açık bir kanıtla çıksınlar ortaya."
Yani "göğe çıkılabileceği", çıkmak için bir "merdiven olabileceği" işleniyor. Ancak; "göğe çıkabilmek için Muhammed gibi bir Peygamber olmak gerekir!" demek isteniyor. Sanki ayette sözü edilen o "açık kanıt"ı Muhammed gösterebiliyormuş gibi. "Miraç" masalını [...] Muhammed!..


Kur'an'da, Zuhruf Suresi'nin 33. ayetinde "miraç" (çoğulu: 'Meâric') sözcüğü, "merdiven" anlamında kullanılmıştır. Meâric Suresi'nin 3. ayetinde Tanrı'nın "meâric (merdivenler) sahibi" olduğu bildiriliyor. 4. ayetindeyse şöyle dendiği görülür:
"Melekler ve ruh (Cebrail) O'na (Tanrı'ya), 50 bin yıl kadar olan bir 'gün' içinde urûc ederler ('mi'rac'la=merdivenle çıkarlar)."
Bu ayet, Yakub'un Tevrat'tanı  yukarıya aktardığınız "rüya"sında gördüğünü ne denli anımsatıyor değil mi? "Ve işte yer üzerine bir merdiven dikilmiş, başı göklere ermişti. Ve işte onda Allah'ın melekleri çıkmakta ve inmekte idiler..." sözleriyle bu ayeti karşılaştırdığımız zaman; kaynak daha açık belli oluyor. Arada bir fark var: Kur'an ayetinde "meleklerin Tanrı'ya çıkarken" kullandıkları "merdiven"le "çıkış hızları" açıklanıyor! "Bir günde 50 bin yıllık yol" alıyorlarmış "melek"ler. "Göğe dayanan merdiven"le!..


İslam Ansiklopedisi'mn "Miraç" maddesinde şöyle dendiği görülmekte:
"...Peygamber de, ihtimal, Habeşçeden alınmış olan bu kelimeyi ('mi'rac'ı) zaten bilmekteydi. Keza, Mandeîlerde de merdiven, göğe çıkma vasıtasıdır." 
"Merdiven"i "göğe çıkma aracı" bilen "Mandeîler" (Mandoenler), "Güney Irak Sabiîleri"dirler. 
Bunlar için İsmail Cerrahoğlu şöyle der:
"Bunlar, eski Sabiî âdetlerini icra ettiklerinden, asıl Sabilerden oldukları kanaati hasıl olmuştur."


Muhammed, "Sabiî âdetleri"nden ve inançlarından çok şey almıştır. Bunu, 2. cildimizde daha genişçe göreceğiz.


Aynı ansiklopedinin aynı maddesinde (aynı yerde), merdiven anlamındaki "miraç" sözcüğünün Yakub'un "rüya"sındaki merdivenle aynı anlamı taşıdığı anlatılıyor ve: "Habeşçe yıl dönümü kitabı, XXVII, 21'de buna ma'areg deniyor" anlatımı yer alıyor.


Miraç masalındaki "gök", "gök katları": Voltaire, Felsefe Sözlüğünde, "Eskilerin Göğü"ne ilişkin olarak şunları yazar:
"Bir ipekböceği, kozasını kaplayan küçücük tüylere bakıp da 'gök' dese; atmosfere 'gök' adını veren bütün eskiler kadar iyi akıl yürütmüş olur..." 
"İnsanoğlu yanlış söz etmeye o kadar alışıktır ki, buharlarımıza, yeryüzünden Ay'a kadar olan boşluğa 'gök' adını veriyoruz. Güneş'in hareket etmediğini pekâlâ bildiğimiz halde, Güneş batıyor dediğimiz gibi, 'göğe çıkmak' da diyoruz. Ay'da yaşayanlar için de belki biz 'göğüz'..." 
"...Eskiler acaba 'gök' deyince ne anlıyorlardı? Hiçbir şey! Her zaman: 'Yerle gök diyerek bağırıp duruyorlardı. Oysa bunun, 'Sonsuzlukla atom' diye bağırmaktan farkı yoktu. Doğrusunu söylemek gerekirse 'gök' diye bir şey yoktur. Yalnızca, boşlukta yuvarlanan bir sürü yuvarlaklar var. Bizimki de ötekiler gibi yuvarlanıp duruyor. 
"Eskiler, göklere gitmeyi, 'yükselmek' sanıyorlardı. Ama bir yuvarlaktan ötekine hiç yükselinir mi? Göksel yuvarlaklar, kimi zaman bizim ufkumuzun üstünde, kimi zaman altındadırlar. (...) Ama eskiler, pek o kadar ince eleyip sık dokumazlardı’’
"Eskiler" gibi, "eskiler"in "masal"larını, "ilkel"liklerini "Tanrı" adına sunan "kutsal kitap"lar da, öyle işin "inceliği"ne pek inmezler, inemezler. Dahası; kimi "eski"lerin, kimi "kutsal kitap"takinden daha ileri görüşler sergiledikleri, çağımızdaki dine bağlı düşünenlerden daha iyi gerçeği gördükleri anlaşılıyor kimi yapıtlardan. Yine Voltaire'in Felsefe Sözlüğü'nden alıntı yaparak örnek vereyim: Milattan 417 yıl önceki konuşmalardan:


"Konfüçyus'un çömezi Ku-Su'nun, Çin İmparatoru Gnen-Van'a bağlı Kral Lu'nun oğlu Prens Ku ile yaptığı konuşmalardan:
"Ku: Kuzum, 'gökyüzü, yeryüzü, göğe yükselmek, göğe layık olmak' dendiği zaman ne anlatılmak istenir? 
Ku-Su: Kocaman bir saçma yumurtlanmış olur.Gök diye bir şey yoktur ki! Her gezegen yumurtanın kabuğu gibi, kendi atmosferiyle çevrilmiştir, uzayında, kendi güneşinin çevresinde döner. Her güneş, durmadan çevresinde gezen birçok gezegenlerin merkezidir. Ne yukarı, ne aşağı, ne çıkış, ne iniş vardır. Görüyorsunuz ki, Ay'da oturanlar da kalkıp: 'Dünyaya çıkılır, dünyaya layık olmaya "çalışılmalıdır gibi laflar etseydiler, şaşılası sözler söylemiş olurlardı..." 
'"Yerle göğü yaratan' dediğimiz zaman, sofuca saçmalamış oluyoruz. Çünkü 'gök' deyince, Tanrı'nın, içinde bir sürü güneşler yakıp bir sürü dünyaları döndürdüğü o uçsuz bucaksız uzayı anlıyorsak; 'yer ile gök' demek, 'dağlar ile bir kum tanesi' demekten daha gülünçtür.Küremiz, önünde kaybolduğumuz... evrenle karşılaştırılınca, bir kum tanesinden daha küçük kalır... 
"Ku: Demek oluyor ki, Fo'nun 'dördüncü kat gök'ten aramıza indiğini, beyaz bir fil biçiminde göründüğünü söyleyenler, bizi bal gibi aldatmışlardır.  
Ku-Su: Bunlar, Buda rahiplerinin çoluk çocuğa, yaşlılara anlattıkları masallardır...'
Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve İslamın "kutsal kitap"ları da aynı türden masallarla öyle aldatmışlardır inanırlarını. Ve Muhammed'imiz de "İsrâ mi'rac" masalıyla…


"Gök" ve "gök katları", hemen tüm "eski efsaneler"de yer alır. Tüm ilkel inançlarda vardır hemen hemen.Ve "kutsal güçler"i, "kutsallıklar"ı içerir.Çok eski "Türk mitolojisi"ni anlatırken bir yazarımız, Murat Uraz şunları yazar:
"Tanrısal 'ikametgâhlar, 'kat'lara ayrılmış 'gök'lerdedir. Başka bir deyişle, 'gökler'; 'büyük tanrılar'la iyi ruhların, perilerin ve meleklerin evren çapında bir apartmanı halindedir. 
"Cennetler, ünlü süt gölü ve Kara Han'ın yarattığı 'sürve dağı' da, (Tanrı) Ülgen'in katındaki cennetlerin birinde bulunmakta. 
"Güneş, Ay, yıldızlar gibi naturist tannlarsa yerlerini almış, 'gökler âlemi'ne, dünyaya ışık dağıtırlar. 
Taoistlerin dört yönü yöneten Tanrı ayarındaki dört temsilcisiyle, Göktürklerin boşluğun dört yönünde bulunan, Türk bölgelerini koruyan... Tanrıları da 'boşluk âlemi'nin birer kutsal kahramanlarıdırlar. 
"Tanrı sayılan bozkurt, Etilerin, Elamlıların 'kutsal boğa'ları, Güneş Tanrı Şamaş'ın güçlü kartalı, Fırtına Tanrısı Teşup'un korkunç boğalarıyla Tanrı'nın 'beyaz deve'si ve 'Aider Erkam' masalında görülen kuyruksuz mavu kurdu da, 'gök sakinleri'nin kadrosunda’  bulunmaktadırlar. 
"Büyük Tanrıların katları ile yerleri belli olanlara gelince: Gök Tanrısı Anu, Sumerlerin Anosmas dedikleri, 'göklerin yüksek yerindeki’ saray'ındadır. 
"Altaylıların büyük Tannsı Kara Han ile oğlu Ülgen de, Şamanlarca 17 kat kabul edilen göklerin üst katlarında oturur. Göktürklerin, Yakutların, Akatların ve Elamlıların büyük Tanrıları da bu katlarda yerleşmişlerdir. 
"Yakutların Kayadan'ı dokuzuncu, Altaylıların Günanası yedinci katta, Ayatası altıncı katta, Yakutların Orangay'ı dördüncü, Kuday ile Tanrıça Ayzıt üçüncü katta otururlar. 
"Sumerlerin kimi tanrıları da yıldızlarda oturmayı uygun bulmuşlardır..."


Muhammed'se, "miraç masalı"nda, "gök katları"na, "melekler"le "ulu" peygamberler'i yerleştirmiştir. Tanrısını da "göklerin ötesi"ndeki "Arş"a (saraya)...


"Göğe çıkış"lar:"Eski efsaneler"in çoğunda rastlanır bu "göğe çıkış"lara. Eski mitolojilerde nice "Tanrı"lar, "Yarıtanrı"lar ve "ölümsüzlüğe yönelmiş kişi'ler "göğe çıkarlar", "gök"ten "inerler".


Tevrat'ta da kimi "peygamber"in "göğe çıktıklarından" söz edildiği görülür. Örneğin II. Krallar bölümünün 2. babında şöyle denir:
"Ve vaki oldu ki, onlar yürüyüp konuşurlarken, işte ateşten araba ve ateşten atlar. İkisini birbirinden ayırdılar. Ve İlya (İlyas), kasırgada göklere çıktı..." (Ayet 11.)
Cemil Sena'nın da şunları yazdığını görüyoruz:
"Zerdüşt'ün müritleri, üstadları şu masalı uydurmuşlardır: Bir gün Zerdüşt, yüksek dağların tepesinde şimşekler, yıldırımlar ve çevreyi kaplayan bulutlar arasında dua ederken, göğe kaldırılmış; orada Hürmüz'le karşılaşmış; ondan birtakım tanrısal buyruklar almış. Sonra Zerdüşt, yere indiği vakit, Nosks adı verilen şeriat kitabını getirmiş... 
"Tek ve Çoktanrılı dinlerde tarikatlardaki miraç masalları, yalnızca ermişlerle peygamberlerin sağlıklannda görüldüğü iddia ve hayal edilen olaylardan ibaret değildir; özellikle kimi peygamberlerin öldükten sonra bu miraca nail oldukları da iddia edilmiştir. Örneğin: Eski Hint Peygamberi Manu, öldükten sonra uçup gitmiş: Çin, Tibet ve Japon Budacılarına göre de, Buda, göklere çekilmiştir. Musevilerde, Hz. Musa, Moab vadisinde bir melek tarafından Yehova'nın yanına götürülmüştür. Hz. İsa'nın da çarmıha gerildikten sonra göklere çekilmiş olduğu kabul edilir... 
"...Marcel Granet'in kaydettiğine göre; yeni Taoculukta miraç, hiç ölmeme sanatıdır. Bu inanca göre, örneğin İmparator Wou (İS 140-148), kendi isteğiyle saltanatını, eşini, çocuklarını ve bütün servetini bırakmış ve bir ejderha tarafından göklere götürülmüştür. Taoculuğun yüce patronu olan Hoang-ti de, daha önce böyle bir miraca nail olmuştur. Prens Hauai-nan da bu ikisinden önce göklere götürülmüştür. Genel olarak bu dinin geleneklerinde bağı sanatı sayesinde ve cinlerle arkadaşlık etmek suretiyle göklere çıkarıldığı kabul edilir. 
"Anlaşılıyor ki, Mi'rac, yalnızca Müslümanlıkta değil; çok daha önce, türlü dinler ve tarikatlarda da vardır... "
"Arş" (Tanrı sarayı): Voltaire'in Felsefe Sözlüğünden:
"Eski Yunanlılar, kentlere hükmedenlerin bir dağın tepesinde, kalelerde oturduklarını görerek, Tanrıların da kaleleri olabileceğine karar vermişler ve bu kaleyi, Thessalia'da, tepesi kimi zaman bulutlarla örtülü Olympos dağına yerleştirmişler. Öyle ki, sarayları, göklere eş düzeydeydi. 
"Atmosferimizin mavi kubbesine bağlı gibi görünen yıldızlarla gezegenler, sonradan Tanrıların evi oldu. İçlerinden yedisinin kendisine özgü bir gezegeni vardı. Ötekiler de nerede yer bulabildilerse orada oturdular..."
Voltaire, bu konuda "İbraniler"in yani Yahudilerin inancına da değiniyor ve şöyle diyor:
"Kitaplarında, göğün kuruluşuna ilişkin bazı karanlık, anlaşılmaz, hepsi de bar¬bar bir ulusa yaraşır fikirlere rastlanır. Onlarca, birinci (kat) gök, havaydı. İkin¬cisi, yıldızların bağlı olduğu uzaydı. Bu uzay, katı bir cisimdi... 
"Bu uzaydan, yahut yüksek sulardan sonra üçüncü (kat) gök, yahut ermiş Pavlus'un götürüldüğü 'arş-ı âlâ' geliyordu... 
"...İbraniler, bu kuruntuları başka uluslardan almışlardı..."


Ya Muhammed? O nereden almıştı?


Muhammed de "İbraniler"den ve başka çevrelerden almıştı kuşkusuz. Kimilerini de uydurup ekleyerek...


Kısacası: "İsrâ-mi'rac mucizesi", eskilerden kaynaklanan bir "masal"dan başka değil. Bu masal, öteki "mucize"ler gibi, "gerçek"le ilgisi olmayan uydurmalar içeriyor; eski çağların "ilkel anlayış"larını, "ilkel inançlarını taşıyıp getiriyor bizlere. Bir "[...] taşıyıcısı" niteliğindeki "peygamber" aracılığıyla...


İşte "dinler, bu tür uydurmalar üstüne kurulu.Birer "[...] taşıyıcısı" olan "peygamberlere, "mucizeleri var" diye inanılagelmiş.Türlü hokkabazlıklarla inandırılmış insanlık. Ve günümüze dek inandırılagelmiş.


"Din" ve "peygamberlik kurumu" için son derece önemli olduğundan bu denli genişçe yer ayırma gereği duydum "mucize"ye. "İsrâ-mi'rac mucizesine verdiğim yer de geniş oldu. Çünkü bu masal, ilginç bir örnek niteliğindedir. Çok yönlü ve "mucize" diye inanılan şeyin gerçekte ne olduğunu çok güzel sergileyecek nitelikte bir örnek. Bir de şu var: Söz konusu masala, İslam inanırları çok büyük önem verirler.


"Mucize" nedir, ne değildir? Buraya dek anlatılanlarla anlaşılmış olsa gerek. Açık seçik anlaşılmıştır ki, "mucize" diye inanırlara sunulan şeyin "gerçekle en küçük bir ilgisi yoktur ve tüm "mucizeler", insanlığı aldatmak için ileri sürülmüş bir yalanlar bütünüdür.


Bu durum, inanırlarca anlaşıldığı, iyice kavrandığı zaman, temelinde bir sınıfın çıkarları olan yapı da gümbür gümbür yıkılacaktır.O yapı "din"dir. İnsanlığın zararına da olsa, dünya egemenlerinin yıkılıp yok olmasını istemediği kurum...


Kaynak:Turan Dursun